XXX. Elif Şafak’ın Didaktik Romanı ‘İskender’; Boşluğun İkiz Kemikleri

“Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…” Elif Şafak, Yazar

Bir romancı, parlak, yıldızlı/yaldızlı göğüyle bir fânus içinde yazar romanını. O fânusunda yalnızdır; bir büyücü gibi parmaklarını oynatır ve fânusun içinde özgürce uçuşan harflerini dilediği dizilişlerle sözcüklere, cümlelere ve parağraflara dönüştürür. Parmaklarındaki güç zihninden kılcal damarlarına inen kurgudan beslenir. Bazen içindeki fânustur zihni; bazen fânus kurgusudur yazarın.

Ve roman bitene dek o fânus o büyücüyü, o büyücü o fânusu  terk edemez. Roman bittiğinde ise romancı bitkin ve büyüsünün sonuçları için meraklıdır. Fânus dağılır ve herkes romanı ve romancıyı görür. O andan sonra artık herkesin özgür harfleri dudaklarından dökülmeye başlar. Eleştiriler göktaşı yağmurları gibi dökülürler. Ne yazık ki; büyücü korumasızdır ve artık gök durulana dek başkalarının büyülerine tahammül etmek zorundadır. Büyücünün kelebeği konacağı sonlu sayıda zihin aramaya çıkmışsa da, gök asla tekin değildir; göktaşları asla küçük değildir.

XXIX: Kıstırılmış İnsan; Adaletsizlikten Kaçış Plan’ında Nakil Kararı’ndan Sonraki Üç Gün -The Next Three Days-

“Tüm deliller aksini gösterse de bir insan masum olabilir; siz inanmasanız da, bu masumiyet kendisini korumak için birilerine suç işletebilir ve birileri adalet/güvenlik sisteminizden kaçabilir.” Faruk Tamer

Russel Crowe’un, Gladyatör, A Beautiful Mind, 3:10 to Yuma ve Robin Hood filmlerinde yansıttığı karakterlerin, Türkçe’ye Kaçış Planı olarak çevrilen ‘The Next Three Days’ filmindeki öğretmen karakterinden pek de farklı sinir uçlarına sahip olmadığını gördüğümde, iki şey düşündüm. Birinci şey; oyunculuklarını kanıtlamış oyuncular, karakterlerine uygun rol içeren senaryoları seçiyorlar. İkinci şey; iyi oyuncuların hangi rollerde oynadıklarının önemi yok; onlar her rolü kendi karakterlerine uygun bir forma sokuyorlar.

XXVIII. Kurtlar Vadisi- Filistin; Miadı Dolmuş Transsal/ Psiko-Sosyal Terapiler

Tarih isimlerin enselerinden gölge tozunu alınca, konsept danışmanlarının rengine dair tüm belirsizlikler ortadan kalkacaktı; emindim. Kafamın bütün devrelerinde o soru yankılanıyordu. Neden?  Neden bu isim? Bir devrin deşifresi ise bu dizi, perdeleme ustası bir ismin konsept danışmanlığında ne işi vardı? Hatıralarını yazdığı her derin dal kesilip koparılıyordu meçhule doğru. Dalların budaklarla ilişkilerinde, orada burada, genetik çözümlemelerde ve dahi beyaz renkli kalburdışıların didiklenme törenlerinde var olan bu ismin danışman olacağı konseptin kök ruhunu nasıl yorumlayacaktık?

Yorumlayamadık haliyle; bekledik. Eğer bir daniş trendi varsa geçmişten şimdiye, daniş emretmiş kollar sıvanmıştı. Peki yoksa?

XXVII. Hür Adam ve 57 yaşında Cesur - Tonton Çocuk

"Lafız mananın tabiatı müsaade ettiği ölçüde süslenmeli... Şekil, muhtevaya göre resmedilmeli; resmedilirken de mealin izni alınmalı... Üslubun parlak ve revnakdâr olmasına önem verilmeli, fakat gaye ve maksat da asla ihmal edilmemelidir... Hayal geniş bir hareket alanıyla desteklenmeli, ancak hakikat da hiçbir zaman incitilmemelidir." Said-î Nursî

Zihnimin daktilosu tıkırdıyor yolda giderken. Tanıtım afişlerinden/fragmanlarından kalan bir ses çınlıyor kulaklarımda… Bir Mehmet Tanrısever filmi… Mehmet Tanrısever…Tanrısever…Tanrısever... Takırtı duruyor ve ‘Tanrısever’in sözdizimindeki içeriği ve nedenselliği irdeliyor kafamda bir güç. Mehmet Tanrısever, Mehmet Tanrı’yı sever mi demek? Severse hangi Tanrı’yı sever? Tanrı, genel bir ad olduğu halde Mehmet yalnızca Tanrı mı sever?

XXVI. Kaliteli Günah’tan Öteye Öyle Bir Geçer Zaman ki

“Ben, ekranda ya da perdede her zaman bize ait hikâyeler olmasından yanayım. Dünya çapında başarılı olacaksak, kendi hikâyelerimizi anlatarak başarılı olalım istiyorum.” Zeynep Günay Tan, Yönetmen

İlk, beş yaşındaki Osman’ın gecenin bir vakti rüyasında geldiğini gördüğü babasına kapıyı açmak için yataktan kalktığı, kapıyı açtığı ve babasını göremeyince de, sabaha kadar dış kapının önünde, basamaklarda onu beklerken uyuyup kalarak hastalandığı sahnelerde dikilmişti dikkatimin kulakları.

Ateşlerle dolu bir günden sonra hastanede, Osman, en küçük çocuğunun hastalandığını duyup gemisinden koşarak başucuna gelen babasını gördüğünde de, büyük bir zafer tebessümüyle “Babama kapıyı ben açtım!” diyerek tekrar uykuya dalarken dalga dalga kabarmıştı içim. Sahneler ardı ardına eklense de kapıda Osman’la beraber babasını bekledim ben de. Dönüp dolaşıp aynı sahneleri replay modunda yeniden izledim zihnimde. Böyle bir sevgiyi, böyle saf bir sevgiyi, heyecanı hangi yönetmen yansıtabilirdi ki?

XXV. New York’ta Beş Minare / Dördüncü Kestane'nin Kabuğu

"Ne de olsa yalanlarla doluydu 11 Eylül. Acar’ın FBI şefine doğrultuğu sözel silahın namlusundan petrol ve bir milyon ölü Iraklı fırlıyordu. İslâmî terör varsa bu petrol vahşetinden üreyen bir hastalıktı işte." Faruk Tamer

Kestaneler karınlarında kocaman patlaklarla iştah açıcıydılar. Her zamanki gibi düşündürüyorlardı beni. Kabuklarından kolayca ayrılacaklar, keyifle yememe razı olacaklar mıydı? Denemeden bilemezdim. İlk kestane dağılıverdi elimde; kabuk sorun bile olmadı. Yerken biraz zorlandım. Ne vardı yani; tastamam ayrılsaydı kabuğundan. İkinci ve üçüncü kestanelerde de küçük inatlar dışında bir sorun olmadı. Ama dördüncü kestane çok inatçıydı. Bir kilo kestane yemişçesine yorgundum elim küçük su şişesine uzanırken.

Saat ilerlemiyordu. Önceki seansı kaçırmıştım ve bir sonraki seansa bir saatten fazla zaman vardı. Bir çay söyledim. Fragmanlarını izlemiştim 'New York’ta Beş Minare’nin. Bir sürü de yorum okumuştum, yazarından, çizerinden. Yakın uzak birkaç akraba ve kazara filme gitmiş bir dostun film hakkındaki kekeme anlatımlarından çok sonra filmi izlemeye karar vermiştim.

XXIV. Bir Alman BND/SS- Ergenekon İşbirliği; Kirli Propaganda Filmi -Takiye, Allah Yolunda-

"Dünyada para belirli ellerdedir, bu paranın halkın, Anadolu insanının eline geçmesi ile bazı kıskançlıklar yaşandı.” Dursun Uyar, Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı

SS Propaganda Bakanlığı’nın sinema filmlerinin klasik Alman karakterine uygun, kaba, incelikten yoksun doğrudan hedefe yönelen formunu 21. Yüzyılın çağdaş kalıplarında yeniden görmek gerçekten şaşırtıcıydı. Anlaşılan Almanlar hiç değişmeyecek. ‘Takiye, Allah yolunda’ filminin o karanlık şeritlerini izlerken mağlup ve mağdur bir Fransız olmadığımızı, aslında hiçbirimizin SS panzerlerinin çıkardığı homurtulardan ürkecek kadar sinmiş de olmadığını modern neo-nazilere yüz yüze anlatmak isterdim.

Ve bir de Doğan Medya’nın dillere yapıştırdığı ‘Takiye’ denen şeyin aslının ‘Takiyye’ olduğunu, Takiyye’nin de ikiyüzlülük/dolandırıcılık demek olmadığını, aksine din ve vicdan özgürlüğünün bulunmadığı yerlerde din’in ve vicdânî kanaatlerin saklanması demek olduğunu, komik duruma düşmemek için bilmeleri gerektiğini söylerdim.

XXIII. Kabadayılıktan Gönüllü Korumalığa, Bir Dönüşüm Serüveni; Eşrefpaşalılar -Kulak Kesiyorlardı, Kulak Kesildiler-

“Öğretmenin, öğrenmenin bir mimarisi yok… Köprüyü suya göre yapmak gerekir.” Hoca

Hırsızlık, uyuşturucu ticareti/ tâcirliği, kumar, zina, içki ve insan katli… İnsanlığın öne çıkarıp kutsadığı tüm değerlerde ve dinlerde kötülüğün taşıyıcıları olarak tanımlandılar. Ve tarih kötülük tanımlarını netleştirip onların karşısında konumlanan tebliğleri ve tebliğcileri tanıdı. Kötülük kendi tanım alanında yaşamayı ilke edindi, kötülüğün karşısında duranlar da bu yaşam alanını daraltmayı… Eşrefpaşalılar filmi bir dönüşüm filmi. Film, bir tek adamdan yayılan duruşun, doğrudan üretilen ilkelerle çoğalmasının öyküsünü anlatıyor ve bir de aşk denilen şeyin…

Öykünün tarafları (Fethullah Gülen ve cemaati) ile öykü kahramanının karşıtları (Ergenekon Örgütü) arasındaki gerilimin hızla tırmandırıldığı 2010 yazı ve son baharı, tarihin en büyük sorgularından birine sahne olurken, önümüze konan sade bir gerçek var: Sevgi ve buna karşı Nefret.

XXII. Masonik Fısıltılar ve İki Ok Arası Bir Film; Duvarcı Ustası’nın Oğlu Robin Longstride -Robin Hood-

“Duvarcı ustasının oğlu Robin, bugünden itibaren kanun kaçağıdır; görüldüğü yerde öldürülecek… Hayatı boyunca kovalanacak.” İngiltere Kralı Yurtsuz John

İyi bir film seyrettik.

Yağmurun içselleştirilmesinde gök gürültülerinin etkisi çok büyük; ses görüntüyü üç boyutlu bir algı şölenine dönüştürüyor. İyi bir yönetmen, yani iyi bir Ridley Scott, filmin seslerini, ses efektlerini çok iyi kullanarak bizi filmin içine çekti. Görüntülerin gerçekliği, kameranın sınır tanımaz özgürlüğü her tarafı görmemizi sağladı.

Ata bindik, savaştık, Sherwood ormanlarını tepeden seyrettik, ağaçların arasına indik; kilisenin tohumlarını çalıp, tohumsuz kalan çiftçilere dağıttık. Saraya girdik, Kral denen kişinin özel hayatını gözledik. Baronların bir araya geliş sebeplerini, öldürülen, tecavüze uğrayan insanlardan ve yakılan kalelerden öğrendik.

XXI. Bir 'Öteki' Prodüksiyonu; Uğur Dündar -İşte Hayatım-

“İlkelerin olacak, seni satın alamayacaklar.” Uğur Dündar, İşte Hayatım

Nedim Şener, 67 yaşındaki araştırmacı-televizyoncu Uğur Dündar’ın özenle seçilmiş hatıralarını ‘İşte Hayatım’ adıyla kitaplaştırıp, Uğur Dündar’ın sevgili çocukları Bora, Bartu ve Damla’ya ithaf etmiş. Üç çocuk için örnek bir insan, övünülecek bir baba; insanî kaygılar dolayısıyla saygı duyulacak bir yapım.

Ötekilerin yılmaz savunucusu, ajitasyon uzmanı Yılmaz Özdil’in, “Korktuğumuz için mi kaçarız? Kaçtığımız için mi korkarız? Bu sorulara kafa patlatmaktansa, yüzleşmemek en iyisi sanırım…”Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”ı atasözü kabul eden topraklarda, ben mi kurtaracağım ülkeyi kardeşim? Ve haliyle… Bizim yerimize düşünecek, bizim yerimize elini taşın altına koyacak, bizim yerimize “korkmayacak” birini ararız. Çırpınacak… Boğuşacak… İftiraya uğrayacak… Yargılanacak… Bizim yerimize yanacak biri olsun isteriz. Korkularımız yüzünden gasp edilen kimliğimizi, kişiliğimizi, haysiyetimizi, özgürlüğümüzü bize geri verecek biri… Bizim yerimize, bizim hakkımı arayacak biri. İşte o… Uğur Dündar’dır.” sunumu, Geray Gençer’in kapak tasarımı ve Mega Basım’ın baskısı ile 448 sayfa olarak Nisan 2010’da Doğan Kitap’tan çıkmış.